Sosyal Çürüme: Sessiz Bir Dağılmanın Hikâyesi

Türkiye uzun süredir ekonomik dalgalanmaları, siyasi gerilimleri ve küresel belirsizlikleri konuşuyor. Ancak gözden kaçan daha derin bir mesele var: toplumsal çözülme. Sosyal çürüme, bir toplumun değerler sisteminin, güven duygusunun ve ortak yaşam bilincinin yavaş yavaş aşınmasıdır. En tehlikelisi de budur; çünkü sessiz ilerler.

Bugün sokakta, trafikte, sosyal medyada, kamu kurumlarında aynı tabloyu görüyoruz: Tahammül azalıyor, empati zayıflıyor, çıkar ilişkileri güçleniyor. İnsanlar kurallara uymayı değil, kuralları aşmayı “beceri” olarak görmeye başlıyor. Bu bir ahlak meselesinden önce bir sistem meselesidir. Güvenin olmadığı yerde değerler savrulur.

Toplumsal güven bir ülkenin görünmeyen sermayesidir. Eğer vatandaş devlete, birey bireye, gençler geleceğe güvenmiyorsa; ekonomik göstergeler tek başına iyileşme yaratmaz. Güven kaybı, yatırımın önünde de, sosyal barışın önünde de en büyük engeldir. Türkiye’de son yıllarda yaşanan tartışmalar, kutuplaşma ve belirsizlik, bu güven zeminini zayıflattı.

Bir diğer kırılma noktası ise kamusal ahlak. Kayırmacılık algısı, liyakat tartışmaları, adalet mekanizmasına dair soru işaretleri toplumun zihninde derin izler bırakıyor. İnsanlar eşit şartlarda yarışmadığını düşündüğü anda sistemle bağını koparıyor. Bu kopuş, sadece bireysel değil; kolektif bir moral kaybıdır.

Aile yapısındaki dönüşüm, dijital kültürün hızlandırdığı yüzeysel ilişkiler ve başarıyı yalnızca maddi ölçütlerle değerlendiren anlayış da sosyal dokuyu zedeliyor. Genç kuşaklar artık “değer üretmekten” çok “görünür olmak” üzerinden bir kimlik inşa ediyor. Bu durum, köklü bir kültürel değişimin işareti.

Ancak tabloyu yalnızca karamsarlık üzerinden okumak eksik olur. Türkiye tarih boyunca krizlerden güçlenerek çıkmış bir ülke. Güçlü aile bağları, yerel dayanışma kültürü, sivil toplum dinamizmi hâlâ önemli bir potansiyel taşıyor. Sorun; bu potansiyeli organize ve sürdürülebilir bir zemine oturtamamak.

Çözüm, yalnızca ekonomik reformlarda değil; adaletin güçlendirilmesinde, eğitim sisteminin değer odaklı yeniden yapılandırılmasında ve liyakat ilkesinin istisnasız uygulanmasında yatıyor. Toplumun her kesiminde “sorumluluk bilinci” yeniden tesis edilmeden, sosyal çürümenin önüne geçmek mümkün değil.

Sosyal çürüme bir kader değildir. Ancak görmezden gelinirse kalıcı hale gelir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; yüksek sesli tartışmalar değil, sağlam kurumlar ve güçlü bir ortak gelecek vizyonudur. Çünkü bir toplumun gerçek gücü, ekonomik büyüklüğünden önce ahlaki direncinde saklıdır.